BASINDA YARGI HABERLERI 10.10.06 [METİN ÖZDERİN]

My Photo
Name:
Location: ANKARA, Türkiye

Tuesday, October 10, 2006

10 EKIM 2006 SALI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

10 Ekim 2006 Tarihli ve 26315 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali ŞAHİN’e, Devlet Bakanı Nimet ÇUBUKÇU’nun Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

— Devlet Bakanı Ali BABACAN’a, Devlet Bakanı Beşir ATALAY’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

YÖNETMELİKLER

— Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Tarafından Desteklenen veya Yürütülen Bilim ve Toplum Proje ve Etkinliklerine İlişkin Yönetmelik

— Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm Projesi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Kamu İdarelerine Ait Taşınmazların Tahsis ve Devri Hakkında Yönetmelik

— Kültür Bakanlığınca 3257 Sayılı Kanun Çerçevesinde Elde Edilen Gelirlerin Kullanımına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik

— Finansal Kiralama, Faktoring ve Finansman Şirketlerinin Kuruluş ve Faaliyet Esasları Hakkında Yönetmelik

— Petrol Piyasasında Ulusal Marker Uygulamasına İlişkin Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

TEBLİĞ

— İşkolu Tespit Kararı (No: 2006/69)


Olay savcı yeni kitabı çıkmadan Kars'a tayin edildi!

Karanlık İlişkiler kitabı ile dikkatleri üzerine çeken, Susurluk, Şemdinli ve Danıştay olayları ile çetelere karşı görüşlerini dile getiren savcı Gültekin Avcı Kars'a tayin edildi. Tayin savcının yeni kitabı çıkmadan hemen önce gerçekleşti.

İzmir Bayındır Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan Gültekin Avcı Kars Ağır Ceza Hakimliğine tayin edildi.

Yazdığı Karanlık İlişkiler - Susurluk, Şemdinli ve Danıştay olaylarının
şifresi- isimli kitapta; devlet içindeki gayri resmi yapılanmalara dikkat çeken Gültekin Avcı’nın bu yaklaşımı görevdeki bir savcı olmasından dolayı çok büyük ilgi uyandırmıştı. Gültekin Avcı’nın Kars
Ağır Ceza Hakimliğine tayin edilmesinde bu kitaptaki görüşlerinin etkili olduğu tahmin ediliyor.

Gültekin Avcı’nın Doğu’nun İstilası -medeniyetler savaşına doğru ' İsimli kitabı ise bu hafta okuyucularla buluşuyor.

Gültekin AVCI

17 Ağustos 1969’ da Balıkesir ili Sındırgı ilçesinde doğdu. 1986 da İzmir Karataş Lisesini bitiren Avcı, 1990 yılında 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1991 de imtihanı kazanarak İzmir Adli Yargı Hakim ve Savcı Adayı olarak göreve başladı. 1993-1997 yılları arasında Hadim-Konya Hakimliği, 1997-1998 yıllarında Kürtün-Gümüşhane Cumhuriyet Savcılığı,
1998-2001 yılları arasında Karapınar-Konya Cumhuriyet Savcılığı, 2001-2003 yılları arasında Siirt E Tipi Terör Cezaevi ve Basın Savcılığı, 2003-2005 yılları arasında Ortaca-Muğla Cumhuriyet Savcılığı yaptı. Halen Bayındır/İZMİR Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapmakta. Evli ve iki çocuk babasıdır. Devlet, İstihbarat, Askeri Bürokrasi, Strateji, Tarih ve Terörizm alanlarında araştırmalar yapmaktadır.

Gültekin Avcı'ın kitapları:

• Karanlık İlişkiler -Susurluk, Şemdinli ve Danıştay olaylarının şifresi-
Önsöz: Mehmet Altan (Birey)

• İstihbarat Teknikleri (Timaş)


* Doğu’nun İstilası -Medeniyetler Savaşına Doğru (Birey)

(Kanal7)


İtalyan Prada, taklit Prasa’nın peşinde!

Taklit ürünlere savaş açan dünyanın en ünlü tekstil markalarından Prada’nın karşısına şimdi de Türkiye çıktı

1.3 milyar euro cirolu İtalyan şirket, bir tekstil firması tarafından yapılan “Prasa” marka başvurusuna tescil kararına karşı Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı. Dava sonucunda Prada ve Prasa ibarelerinin esas unsur, fonetik ve biçimsellik nedeniyle aynı olması, söz konusu ürün gruplarının aynı ve benzer türden olduğu kararına varıldığı belirtildi.

Grup Ofis’ten yapılan açıklamada, mahkemede, markaların karıştırılacağı ve ayrıca Prada markasının bir dünya markası olması nedeniyle, başvuru sahibinin tanınmış markanın itibarından haksız biçimde yararlanma amacında olduğu kararına varıldığı, bu nedenle Prasa markasının, temyiz yolu açık olmak üzere iptal edildiği kaydedildi.

AB, Türkiye’yi DTÖ’ye şikayet etti
Avrupa Birliği ünlü markaların taklitlerini yaptığı gerekçesiyle Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) şikayet etti. Söz konusu şikayette başta Çin ve Rusya olmak üzere Türkiye, Ukranya ile Şili’nin Avrupa markalarını taklit ettiği ve bunun da AB ekonomilerine büyük zararlar verdiği belirtildi. Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan raporun ardından yapılan açıklamada ürünleri taklit edilen firmaların kârlarının önemli ölçüde azaldığı kaydedildi. AB’nin taklit mallar yüzünde izlemeye aldığı diğer ülkeler arasında Tayland, Malezya, Endonezya, Vietnam ve Güney Kore’de yer alıyor. [Vatan]


Baro seçimlerinde Sayman sürprizi

İstanbul Barosu seçimlerinde "Çağdaş Avukatlar Grubu" sürpriz bir kararla daha önce üç dönem başkanlık yapan Yücel Sayman'ı aday olarak çıkardı.

İstanbul Barosu'nun 14-15 Ekim tarihlerinde Lütfü Kırdar Kongre Sarayı'nda yapılacak seçimlerinde üç aday yarışacak. Şu anda baro başkanlığını yürüten avukat Kazım Kolcuoğlu tekrar başkanlığa adaylığını koyarken baronun en büyük gruplarından "Çağdaş Avukatlar Grubu" büyük bir sürpriz yaparak daha önce üç dönem baro başkanlığı yapan avukat Yücel Sayman'ı çıkardı. Kolcuoğlu "Önce İlke Çağdaş Avukatlar" grubunun adayı olarak seçime katılırken avukat Satılmış Şahin de "Hukukun Üstünlüğü Platformu" adına aday oldu. 1996-2002 yılları arasında İstanbul Baro Başkanı olan Yücel Sayman'ın tekrar aday olması avukatlar için büyük sürpriz oldu. Üç dönem baro başkanlığı yapan Yücel Sayman üçüncü döneminin sona erdiği 2002 yılında görevinin sona ermesinin ardından aday olmamıştı. Sayman'ın başkanlığı bırakmasından sonra iki dönem seçimleri kazanmayı başaramayan Çağdaş Avukatlar Grubu başkanlık yarışı için tekrar Yücel Sayman'ı aday gösterdi ve büyük bir avantaj elde etti.

KABOĞLU DA LİSTEDE
Baro başkanlığına aday olan Av. Yücel Sayman'ın yönetim kurulu listesinde Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu da var. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu başkanlığı yapan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu kurulun hazırladığı "Azınlık Hakları" raporu nedeniyle eleştirilmişti. Yücel Sayman'ın listesinde Kaboğlu'nun dışında Kemal Aytaç, Arzu Becerik, Abdurrahim Doğan, Osman Ergin, Oya Ersoy, Filiz Kerestecioğlu, Ali Saydı, Arzu Şahin ve Doç. Dr. Şükran Şıpka bulunuyor.

YARGI TEHDİT ALTINDA
Avukat Yücel Sayman dört yıl sonra tekrar aday olmasının gerekçesini "Baro savunmayı savunmuyor" sözleri ile açıkladı. Baronun bir çok konuda sessiz kaldığını söyleyen Sayman "Hukuk ihlalleri, çökertilen yargı, çökertilen savunma, işlevsizleştirilen avukatlık, insan hakları, hukuk devleti, şiddet, linç girişimleri, tartışmalı kararlar. Baro hiçbir konuda gündem oluşturamıyor. Sesini söze dönüştüremiyor" dedi.


Adalet Bakanlığı: Adliye ihalesinde usulsüzlük yok

`Barış İnşaat aldı`
`Bakanlığımızın Beypazarı Adalet Sarayı inşaatına ilişkin ihale usulüne ve yasalara uygun olarak yapılmıştır. Aksi durumda zaten Kamu İhale Kurumu`na itiraz söz konusu olmaktadır. İhaleyi Barış İnşaat Limited şirketi kazanmıştır. Ticaret Sicili Gazetesi`nin 10 Ocak 2005 tarihli nüshasına bakılırsa haberinizde ismi geçen Tekin Koçak`ın şirketin ortakları arasında olmadığı açıkça görülebilir. Koçak, bu inşaatın şantiye sorumlusu olarak görev yapmaktadır, şirketin sahipleri arasında değildir. Bizim hukuken muhatabımız da bu şirkettir.`


Evcil'in kara para aklamaktan 26 yıl hapsi isteniyor

Bursa’da düzenlenen Çağrı Operasyonu’nda kara para aklamak suçundan gözaltına alınan ve aralarında işadamı Erol Evcil ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından el konulan Nilüfer Turizm’in sahibi Hüseyin Kayapalı’nın da bulunduğu 23’ü tutuklu 212 sanık hakkında yürütülen soruşturma tamamlandı.

Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Bursa Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan ve söz konusu suç örgütünün silahlı olduğu gerekçesiyle özel yetkili İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilen davanın iddianamesinde, Evcil ve Kayapalı’nın aralarında bulunduğu 9 kişi hakkında çete kurmak ve yönetmek, suçtan kaynaklanan mal varlıklarını aklamak, nitelikli dolandırıcılık iddiasıyla 26 yıl ağır hapis cezası istendi. Hüseyin Kayapalı’nın, işyerinde bulunan silah mermilerine ilişkin 1 ile 3 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması talep edilen iddianamede Erol Evcil’in de aralarında bulunduğu bazı sanıkların mal varlığına kara para olduğu için el konulması istendi. Soruşturma esnasında tutuklanan 20 kişinin tahliye edildiği duruşmada, 138 kişiye ise suçtan kaynaklanan mal varlıklarını akladıkları iddiasıyla 4 ile 10 yıl arasında hapis istendi. Büşra Erdem, İstanbul [ Zaman ]


Çevik: Ben aklandım şimdi sıra Şener’de

2.5 yıldır yargılandığı İmar davasında beraat eden BDDK Üyesi Kemal Çevik, Bakan Abdüllatif Şener’i suçladı ve “Şener yüzünden BDDK, İmar Bankası’na giremedi” dedi

İmar Bankası olayında görevi kötüye kullanmak suçlamasıyla yaklaşık 2.5 yıldır yargılanan ve geçtiğimiz Cuma günü beraat eden BDDK Üyesi Kemal Çevik’ten Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’e ağır suçlama geldi. Bugüne kadar süren davanın selameti açısından konuşmamayı tercih ettiğini belirten Kemal Çevik, kendisinden “savunma” dahi almaksızın, Başbakanlık Teftiş Kurulu’na (BTK) soruşturma yetkisi veren Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener’e dönük olarak “Ben aklandım. Şimdi aklanma sırası Bakan Şener’dedir. Onun da aklanıp gelmesi gerekir” diye konuştu.

2.5 YIL YARGILANDIM
Konuşmak için beraat kararını beklediğini belirten BDDK Üyesi Çevik şöyle devam etti: “İmar Bankası’na el konulmasının ardından BTK müfettişi benim hakkımda ’İmar Bankası’yla ilgili kararlarında görevi kötüye kullanma’ suçlamasıyla soruşturma açılmasını istedi. BDDK’nın ilişkili bakanı olan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener de, savunmamı dahi almaksızın soruşturma izni verdi. Neden soruşturma izni verdiğiyle ilgili olarak da ‘aklansın gelsin’ dedi. 2.5 yıl yargılandım. Suçu dayandırdıkları Uzanlar’la tek bir telefon konuşması bile yapmadığımı ispat ettim. Değil görevi kötüye kullanma, alınmasını sağladığım kararlarla devleti 45 trilyon liralık zarardan kurtardığım ortaya çıktı. Yani ben aklandım. Şimdi artık bana soruşturma izni veren Bakan Şener’in aklanmasının zamanı geldi.”

BANKAYA GİREMEDİK
İmar Bankası olayında en büyük ihmal ya da kastın Bakan Şener’e ait olduğunu iddia eden Çevik, “Yönetim Kurulu istifa eden banka okyanusta yüzen bir gemi gibiydi. Derhal fona alınması gerekiyordu. Ancak biz Kurul’da 4 kişi kalmıştık. BDDK müdahale etmeliydi. Biz durumun vehameti nedeniyle, Hükümet yeni bir üye atayana kadar 1 başkan yardımcısının Kurul’da görev yapmasını istedik. Ancak Bakan Şener tarafından bu görüşümüz kabul görmedi. Şener, gönderdiği imzalı yazısında Başkan Yardımcısı’nın geçici de olsa Kurul Üyesi olamayacağını bildirdi. Böylece yeni üye atanana kadar günler geçti” dedi.

Dönemin BDDK Başkanı Engin Akçakoca ile birlikte bir yazı yazdıklarını ve hükümetten derhal kurul üyesi atanmasını istediklerini belirten Çevik, “Nihayet Mustafa Ekim atandı. O arada olaylar oldu, bankaya giremedik. Yöneticilerle irtibat kesildi, savcılık harekete geçemedi. Buradaki ihmal ya da kasıt 1. derecede Şener’dedir. Bunun için gidip aklanması gerekir” dedi.

Şener’le birbirlerini yıllardır tanıdıklarını belirten Çevik, şunları kaydetti: “Beni biliyor, ailemi biliyor. 2.5 yıl yargılandım. Üstelik niye kurul içinde sadece ben yargılandım. Siyasi yaklaşımım farklı diye mi oldu bunlar. Hazine Müsteşarı Çanakçı da benimle aynı dönemde BDDK’daydı. O niye yargılanmadı.” [Vatan]


Salı Pazarı esnafı ihale iptali istedi

İstanbul Anadolu Yakası Umum Pazarcı ve Seyyar Esnaflar Odası, Kadıköy Salı Pazarı İhalesi'nin iptali için İstanbul İdare Mahkemesi'ne dava açtı.

Anadolu yakasındaki 2 bin 500 pazarcıyı ilgilendiren projenin ihalesinin yapıldığını SABAH'tan öğrenen İstanbul Anadolu Yakası Umum Pazarcı ve Seyyar Esnaflar Odası, soluğu mahkemede aldı. İstanbul Anadolu Yakası Umum Pazarcı ve Seyyar Esnaflar Odası, Taşyapı'nın sahibi Emrullah Turanlı'nın kazandığı Kadıköy Salı Pazarı İhalesi'nin iptali ve yürütmenin durdurlması için İstanbul İdare Mahkemesi'ne dava açtı. Oda adına avukat Murat Erdoğan İstanbul Bölge İdare Mahkemesi'ne sunduğu dava dilekçesinde ihaleden pazarcıların haberi olmadığını, ihale komisyonunda oda temsilcisinin olmadığını bu nedenle de hukukun ihlal edildiğini ileri sürdü.

Ercan SARIKAYA / MERKEZ [ Sabah ]


Hakim ve savcı alımına dava açıldı
Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV), Adalet Bakanlığı'nın, 100 idari, 500 adli yargı hakim ve savcı adayı alımına yönelik işlemlerinin iptali ve yürütmesinin durdurulması istemiyle Danıştay'da dava açtı. Dava dilekçesinde, uygulama işleminin dayanağını oluşturan 5 yönetmeliğin bazı hükümlerinin, Anayasa'ya aykırı olduğu savunuldu. Başvurular, yazılı ve mülakat işlemlerinin bir kısmının başladığının anımsatıldığı dilekçede, düzenleyici işlemler ve idari işlem hakkında, yürütmenin durdurulması da istendi.(AA)
[Aksam]

Sen kendine bak’
Başbakan ‘301. maddeyi kaldırın’ diyen Sarkozy’ye, soykırımı inkara ceza getiren yasa tasarısını hatırlatarak, ‘Türkiye’ye söz söyleyecek durumda değilsiniz’ dedi.

BaŞbakan Recep Tayyip Erdoğan, Ermeni Soykırımı iddialarını reddetmeyi suç sayan yasa teklifinin gündeme gelmesi üzerine Fransa İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy’i, AK Parti Genel Başkanı sıfatı ile aradı. 3 Ekim’de gerçekleşen görüşmede Erdoğan, yasa teklifinin Türk-Fransız ilişkilerine zarar vereceğini, demokrasi ve özgürlükle bağdaşmayacağını, bunun kabul edilebilir olmadığını söyledi. Başbakan Erdoğan, karşılıklı diyalogun geliştirilmesi için neler yapılabileceğini sordu.
Bağımsız komisyona atanacak üyeler
Aynı zamanda UMP Genel Başkanı da olan Sarkozy 3 gün sonra yapılan diğer bir telefon görüşmesinde de Ermeni tasarısının reddi için kendisinden destek isteyen Başbakan Erdoğan’dan 301’inci maddenin kaldırılmasını ve Ermenistan’la Türkiye arasındaki sınır kapısının açılmasını istedi. Sarkozy ayrıca, Ermeni soykırımının yaşanıp yaşanmadığını araştıracak bağımsız komisyona sadece tarihçilerin değil, ‘isteyen ülkenin istediği kişilerle katılması’ önerisinde de bulundu. Sarkozy’nin bu şartları almasında sağ kolu olarak nitelenen Ermeni asıllı milletvekili Patrick Deveciyan’dan da görüş aldığı öğrenilirken, Erdoğan’ın cevabı ise sert oldu.
Açık ve şeffaf olan taraf biziz
Erdoğan, ‘Şunu gözden kaçırmayın, açık ve şeffaf olan taraf biziz’ uyarısını yaptıktan sonra Ermeni soykırımının yaşanıp yaşanmadığının ortaya çıkarılması için tarihçilerden bir komisyon kurulmasını ve arşivlerin açılmasını önerdiklerini hatırlattı. Ermenistan’a karşı bir dizi iyi niyet içeren yaklaşım sergilendiğini ancak bunların karşılığının alınmadığını belirten Erdoğan, ‘301’inci maddenin bu konu ile ilgisi yok. Ayrıca soykırım iddialarını inkar etmeyi suç sayan yasa teklifiyle Fransa, düşünce özgürlüğü konusunda Türkiye’ye söz söyleyecek konumda değildir. Fransa önce kendine bakmalıdır’ diye konuştu. Erdoğan, Ermenistan’a sınır kapısı açılması konusunda da ‘Önce bizim iyi niyetli yaklaşımlarımıza Ermenistan’ın gerekli karşılığı vermesi gerekir’ dedi. HASAN ÖYMEZ [ Star ]

Başsavcılık 'soykırım' suçlamasını işleme aldı
Yargıtay Başsavcılığı, avukat Sedat Vural'ın eski başbakan Bülent Ecevit ile Başbakan Erdoğan hakkındaki "soykırım" kararlarına karşı AİHM'e gitmedikleri gerekçesiyle suç duyurusunu işleme koydu. [ Sabah ]

Italya, CIA ajanını yargılamak istiyor

ABD, Merkezi Haberalma Teşkilatı`nın (CIA) Avrupa`daki faaliyetleri yüzünden köşeye sıkıştı. Terör zanlılarını ülkelere haber vermeden onların topraklarında gizlice yakaladığı, başka ülkelerde sorguladığı ve Guantanamo`ya götürdüğü iddialarına resmi soruşturmalar birer birer açılıyor. Ebu Ömer adlı vatandaşının kaçırılmasını soruşturan İtalya savcılar, olaya karışan 20`den fazla CIA ajanını yargılamak istiyor. Ayrıca onlara `yardım eden` İtalyan ajanları da... `Bu İtalya`nın bağımsızlığını çiğnemektir` diyen savcılar ajanların iadesini istedi. Ebu Ömer Milano`da terör zanlısı olduğu gerekçesiyle CIA tarafından kaçırılmış, ABD üssü Aviano`dan Almanya, ardından Mısır`a götürülmüştü. Burada işkence gördüğünü anlatan Ömer, bırakıldıktan sonra yaşadıklarını anlattı ve dava açtı.[ Sabah ]

Başbakan’a 301 Suçlaması
Avukat Sedat Vural, 2001’den bu yana Başbakanlık yapmış Bülent Ecevit, Erdoğan ile dışişleri bakanları Abdullah Gül, İsmail Cem, Yaşar Yakış hakkında 301. maddede düzenlenen “Türklüğü aşağılamak”tan suç duyurusunda bulundu
Dilekçede şöyle dendi: “Fransa’nın 2001 yılında, bir çok Avrupa ülkesinin bu yıldan sonra kabul ettiği ’Ermeni Soykırım’ yasalarına karşı AİHM’e ’devlet başvurusu’ yapılmaması sonucu soykırım yaftasının Türk halkının ve bu halktan biri olarak şahsımın boynuna asılmasına sebep ve seyirci kalınması.” [ Vatan ]

BARO: 'ESKI SAVCIYA RET HUKUK GEREGI'.
-Ankara Barosu, eski Ankara Cumhuriyet Bassavci Yardimcisi Ahmet Soylu'nun, avukatliga kabul edilmemesinin 'intikam' degil, 'hukuk geregi' oldugunu açikladi.
ANKARA(ANKA)-Eski Ankara Cumhuriyet Bassavci Yardimcisi Ahmet Soylu'nun, görevi sirasinda avukatlara kötü davrandigi gerekçesiyle avukatliga kabul edilmemesinin 'intikam' olarak yorumlanmasina, Ankara Barosu 'hukuk geregi' yaniti verdi.
Ankara Barosu Yönetim Kurulu, Ahmet Soylu hakkinda basinda yer alan haberler üzerine basin açiklamasi yapti. Baro, 'Yönetim Kurulumuz Sayin Ahmet Soylu hakkinda karar verirken, kendisine yabanci bir duygu olan 'intikam' duygusu ile degil, hukukun çizdigi sinirlar içinde hareket etmistir' dedi.
Ankara Barosu'nun, bir avukatin verdigi 'görevi sirasinda avukatlara kötü davrandi' raporu üzerine Soylu'ya avukatlik vizesi vermedigi ileri sürülmüstü. (ANKA)
(LTF/ÇAG)
9.10.2006 TSI:17.04

Y A Z A R L A R

EHK Genel Kurul'dan Komisyona Geri Çekildi !!!
Yazar: Rıdvan Uğurlu

Telekomünikasyon sektörünün büyük önem verdiği ve uzun süredir beklediği Elektronik Haberleşme Kanunu Tasarısı geçtiğimiz hafta, TBMM’de pek sık rastlanmayan bir uygulama ile sürpriz bir şekilde Genel Kurul’dan Komisyona geri çekildi.

Konuyu yakından takip edemeyenler için bir özet yapmakta yarar var. ;
Bu gün Telekomünikasyon sektörü, başta 1924 tarihli ve bir çok kereler tadil edilmiş olan 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanunu, 2813 sayılı Telsiz Kanunu ve diğer bir çok Kanun’da yer alan maddeler ile düzenlenmektedir. Bu mevzuatın tek bir temel kanun ile düzenlenmesi ve çağa uygun hale getirilmesi amacı ile yeni bir kanun hazırlıklarına 2003 yılında başlandı. Uzun süren çalışmalar sonucunda tasarı Bakanlar Kurulu tarafından 2005 yılının Ekim ayında TBMM Başkanlığına gönderildi. Ulaştırma Bakanımızın isteği üzerine TBMM Komisyonu sıkı bir çalışma ile raporunu Aralık 2005 tarihinde hazırladı ve kanun tasarısı Genel Kurul gündemine alındı. Bu tasarının bir iki ay içerisinde kanunlaşması beklenirken, tasarı TBMM Genel Kurul gündeminin son sıralarında yer almaya devam etti. Nihayet Haziran 2006 tarihinde Genel Kurul gündeminin ön sıralarında yer almayı başaran tasarı, ne yazık ki kanunlaşamadan TBMM tatile girdi.
Tasarının Komisyona geri çekilme gerekçesi henüz bilinmiyor, ancak sektörde bir çok senaryolar konuşulmaya başlandı.
İyimser tahminler şöyle; Tasarı Genel Kurul gündeminde beklerken, tasarının içerisinde yer alan ve aciliyeti bulunan, Türk Telekom personelinin durumunun belirlenmesi gibi maddeler, ayrıca ele alınarak kanunlaştı. Bu nedenle söz konusu maddelerin tasarıdan çıkarılması için Komisyon’a geri çekildi. Ayrıca serbestleşmeyi ve sektörü ileri götürecek ilave maddeler de bu süreçte tasarıya eklenebilir.
Kötümser tahminlerin birincisi ise, Tasarı Hükümetin öncelikleri arasından çıktığı için beklemeye alındı. Diğeri ise Devlet tekeli veya sektörde hakim konumdaki işletmecilerin etkisi ile, büyük sorun yaşanan Kablo TV konusunda olduğu gibi, kendilerini koruyacak ilave maddelere ihtiyaç duydukları için tasarının Komisyon’a geri çekildiği şeklinde.
Hükümetin telekomünikasyon alanında şimdiye kadar yaptığı en önemli iş Türk Telekom’un özelleştirilmesi oldu. Ancak bu özelleştirmenin satış bedelinin Hazine’ye gelir getirmesinin ötesinde, şimdiye kadar sektöre ve vatandaşa pek fazla fayda getirmediği ortada..
Diğer yandan, serbestleşmenin kağıt üzerinde kaldığı, yeni lisans alarak telekomünikasyon işletmeciliği alanına yatırım yapan girişimcilerin mutlu olmadıkları, kendilerinin dışındaki nedenlerden ötürü gelişemedikleri, gelirlerinin toplam telekomünikasyon gelirlerinin ancak yüzde bir iki seviyesinde kaldığı bilinmektedir. Bakanlık bu temel soruna çözüm bulmak yerine, okullara bilgisayar götürme gibi projelerle daha çok ilgilenmektedir.
Hükümetin özelleştirilen Türk Telekom’un yerine Türksat ile yeni bir devlet tekeli yaratma gayretleri ortadadır. Çıkarılan bir kanun ile kamu kuruluşlarının uydu ihtiyaçlarını Türksat’tan alma zorunluluğu getirilmiştir. Türksat’ın pek de şeffaf olmayan ihaleler ile yeni uydu alımları ve yerli uydu yapımı gibi girişimleri desteklenmiştir. E-devlet projesi bu kuruluşa devredilmiş, son olarak da ülkenin mevcut tüm Kablo TV şebekesinin işletilmesi Türksat’a devredilmiştir. Serbestleşme için büyük önem taşıyan Kablo TV konusunda hak sahibi gelir paylaşımı işletmecilerinin ve kullanıcıların itirazları dikkate alınmamış ve hukuk gerekçe gösterilerek konu çözümsüzlüğe itilmiştir.
Yaşanan bu gelişmeler dikkate alındığında, yeni kanun tasarısının başına ne geleceği konusunda doğrusu iyimser olamıyoruz. Umarım bu defa Hükümet bizleri yanıltır. [ TURK-INTERNET]

Keyfe kedere paydos
Yazarlar / Engin Ardıç [ AKSAM]
Gerçi Ayşe'nin donu, Hasan'ın prostatı, Haşmet'in pipisi ve de Hıncal'ın keliyle hiç ilgisi yok ama, Yargıtay, 'keyfi davranarak ya da elinde yeterli kanıt bulunmadan dava açan savcıların' bundan sorumlu tutulmalarına karar verdi.
Bu karar, 'kadın gazeteciler oynak mı olurlar' sorusuna çözüm sağlamayacaktır ama birçok gazetecinin gereksiz yere adliyeye düşmesini önleyecek... midir bakalım?
Gerçekten de, bazı savcılarımızda ne yazık ki 'benden atlasın da hakimde patlasın' tavrı vardır...
Bazı savcılarımız, kendilerine iletilen yerli yersiz şikayet dilekçelerini dava açmak için yeterli sayarlar. Kimisi de bile bile lades yapar.
Nasıl olsa kararı yargıç verecektir ve de dava kaybetmenin 'müeyyidesi' yoktur.
Bazı savcılarımız 're'sen takdir' ilkesini uygulamayı sevmezler.
Fakat bazı iyi niyetli savcıların da 'bu saçmasapan dilekçe yüzünden ifadenizi almak zorunda kaldım, takipsizlik kararı vereceğim ama sizi de buraya kadar boşu boşuna yordum, çay, kahve, ne içersiniz' dedikleri de görülmemiş değildir...
Sonuçta bu ülke, televizyon yorumcusu 'enflasyon yüzünden paramız paçavraya döndü' dediği için kendisi hakkında 'Türk parasına hakaret' suçlamasında bulunan bazı emekli dallamaların yaşayabildiği bir ülkedir.
Yargıtay, sözkonusu kararı elbette gazetecileri korumak için almamış. Kanıt toplamadan ve özen göstermeden dava açıp adalet çarklarını yıllardır boşa döndürdüğü ve sanıkları mağdur ettiği ileri sürülen bir savcının tartışmalı durumu üzerine almış. Sözkonusu davada bütün sanıklar aklanmışlar.
Böyle, sonucu başından belli davalar vardır fakat can sıkıcı, sinir bozucudurlar. Sanığın yaşadığı tedirginlik, sonuçta aklansa da yeterince 'haksız ceza' olur kendisine... Belki de 'müştekinin' amacı da budur, kazanamasa bile, baş ağrıtmak, burun sürtmek.
Eh, herkes de bizim gibi adliye koridorlarında kaşarlanmış değil ya... Üzülürler tabii. Biz yıllardır mahkemelere gide gele Kasımpaşa Canavarı Berbat Süleyman'a döndüğümüzden, alıştık. Savunmalarımız da belli bir 'standardizasyona' ulaştı: Müştekiyi tanımam, hakaret kastım yoktur, yazı eleştiri sınırları içindedir, estek köstek.
Sonuçta, savcı da yargıç da, bizim sistemimizde, aynı servis arabasıyla işe gidip gelen, öğle paydosunda aynı karavanaya kaşık sallayan yakın arkadaşlardır. Avukatlar kendi başlarının çaresine bakarlar, onlar adliyeye kendi arabalarıyla gelecekler, yemeklerini de bir koşu Sultanahmet Köftecisi'nde yiyeceklerdir, bir buçuk köfte, ayran, irmik helvası... Piyaz limonlu mu olsun sirkeli mi?
O zaman da, açarsın davayı, arkadaşın ne karar verirse verir, sana ne? Bu yüzden birbirinize küsecek değilsiniz ya...
İşte bu nedenle, Avrupa Birliği, bu düzenin değişmesini, savcıyla yargıcın, yani iddia makamıyla karar merciinin 'müdafaa makamına karşı aynı safta görünmemesini', yanyana bulunmamalarını istemiş, ilk iş olarak da duruşmada yargıcın oturduğu kürsünün yükseltilmesini, buna karşılık savcıyla avukatın daha aşağıda ve aynı düzeyde oturmalarını önermişti...
Hukukçularımız buna karşı çıktılar. Biz bize benzeriz ya, bu bize benzemiyormuş.
Elbette uygulanmayacak. Hele hele Batı hukukunun temel taşı 'jüri sistemi', 'çapraz sorgulama tekniği' falan da, Türkiye'de hiç mi hiç olamayacak şeyler.
Avrupa Birliği'ne giremeyeceğimiz çok belli de (bürokrasi istemiyor) hiç olmazsa 'keyfe keder' dava açana 'hemşerim sen ne yapıyorsun' denilsin, ona da razıyız.

Orhan Pamuk bir şey söylemeli
Fatih ALTAYLI [Sabah]
Orhan Pamuk, Türk halkına ters gelen "Fikrini" söyledi diye, Türkiye'de yargı önüne çıktı.
Ortalık birbirine girdi.
Dünya çapında olay oldu.
Başta Avrupalı "Dostlarımız" olmak üzere herkes, hepimiz ayağa kalktık, "Fikir söylenebilir" diye.
Şimdi Fransa, "Düşünceye" kilit vurmaya hazırlanan bir tasarıyı yasalaştırmaya çalışıyor.
Fransa'nın yasaklamak istediği Orhan Pamuk'un söylediğinin tersini söylemek.
Bu nasıl bir "Fikir özgürlüğü" anlayışıdır!
Şurası açık ki fikir özgürlüğünü falan düşünen yok.
Fransa'da iki maksat var.
Birisi iç politikada Ermeni oylarını alabilmek, diğeri Türkiye'nin AB yolculuğunu durdurmak.
Burada Avrupalı "Entellektüellere" çağrıda bulunmak görevi herkesten çok Orhan Pamuk'a düşüyor.
İfade özgürlüğünü eğer gerçekten savunuyorsa, Orhan Pamuk çıkıp "Benim fikrimi söylememi nasıl savunduysanız, benim karşıt fikrimi söylemek isteyenleri de aynı oranda savunmak zorundasınız" demek zorunda.
Pamuk eğer gerçekten "Aydınsa", Fransa'nın "İkiyüzlü yaklaşımına" aydın gibi tepki göstermeli. Sarkozy'nin Türkiye'ye "301'i kaldırın" deyip, çok daha ağır bir yasayı sadece Türkiye'ye karşı yasalaştırması ayıbını yüzlerine vurmalı.
Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibinin belirleneceği şu günlerde bunu yapmak zor olabilir.
Ama "Adamlık" böyle anlarda belli olur.

Herkes terörist!
Prof. Dr. Ronnie D. Lipschutz (*)
[Zaman]
'Bu makale, Amerikan iç politikaları ve başkanın gücü hakkında bir uyarıdır.’ Bu yıl seçim yılı: Başkan için değil; ancak Temsilciler Meclisi’nin 435 üyesi ve Senato’nun üçte biri için seçim yılı.
1994’ten bu yana, Cumhuriyetçi Parti Temsilciler Meclisi’ni, 2001 yılından bu yana da Beyaz Saray’ı kontrol etmekte (buna bir de Bush’un yargıya dair atamaları ve ABD Anayasa Mahkemesi’nin Cumhuriyetçiler tarafından kontrol edilmesi eklenebilir). Normalde, Birleşik Devletler sınırları içinde olup bitenler başka bir yer, ülke için çok önem taşımamalıdır; ancak Başkan Bush’un artarak devam eden, dünyadaki herkes üzerinde yasal yargılama yetkisi iddia etme eğilimi, ABD Kongresi’ni muhtemel küresel bir kaygı unsuru haline getirdi. Ne Irak’taki savaş ne de teröre karşı küresel savaş Bush yönetimi için hiç de iyi gitmiyor. Irak, her geçen gün milyarlarca doların gittiği dipsiz bir şişe gibi görünmekle kalmıyor, aynı zamanda, son zamanlarda Ulusal İstihbarat Eğilimi’nin hazırladığı “Küresel Terörizmde Eğilimler” raporunun da ortaya koyduğu gibi, cihatçılar ve ABD’nin Müslüman dünyasındaki işlere karışması karşısında derin bir gücenme yaşayan nesiller için de Irak savaşı haklı bir dava haline dönüşüyor ve cihatçı harekete küresel anlamda üye sağlanmasını besliyor. (http://www.nytimes.com/packages/html/politics/nie20060926.pdf )
Bush’u zorlayan gelişmeler...
Başkan Bush, işlerin hiç de öyle kötü gitmediğini iddia ediyor; aslında Amerikan halkının giderek Başkanın Irak hakkındaki iddiaları ve taahhütleri (teröre karşı küresel savaşta olduğu gibi) konusunda artan şüpheciliği dışında yolunda gidiyor denilebilir. Pek çok kişi tümüyle hakimiyet kurma ya da tümüyle geri çekilme konusunda emin değil ve bu kişilerin çoğu kaygılarını oya dönüştürmeye hazırlanıyor. Bu, Demokratların yeniden Temsilciler Meclisi’nde ve Senato’da Cumhuriyetçilerin koltuklarını ellerinden alası iyi bir şans oluşturmaktadır. Buna karşılık, Başkan Bush ve onun gözdeleri, seçim kampanyalarını Demokrat politikacılara ve adaylara yönelik acımasız saldırılarla yürütüyor, onların ulusal güvenlik konusunda “zayıf” olduklarını söylüyor ve seçmenleri Cumhuriyetçilere oy vermeleri için yeteri kadar korkutmayı amaçlıyor. Bununla birlikte, yönetim hiçbir şeyi şansa bırakmak istemiyor ve halkın Irak üzerine odaklanmasını engelliyor ve teröre karşı küresel savaşa odakların kaymasını sağlamaya çalışıyor. Bu stratejideki bir unsur 2006 Askerî Komisyonlar Yasası’dır. (
Buradaki esas mesele, Birleşik Devletler sınırları dışında terör şüphelileri olarak ele geçirilenlerin ve tutuklananların ne tür yasal haklar ve yardımlardan faydalanacağı ile alakalı görünüyor. Bu yeni bir mesele değil; Kuzey Amerika’da İngiliz koloni yerleşimcilerinin Büyük Britanya vatandaşlarının yararlandığı haklara sahip olup olmayacakları meselesi 18. yüzyıl boyunca çok tartışılmıştı. Bu örnekte, İngiliz Parlamentosu ve mahkemeleri, Kuzey Amerikalıların İngiliz hukukundan faydalanamayacaklarına karar vermişti, ki bu karar son zamanlarda Birleşik Devletler dışında yakalanan ABD vatandaşı olmayanlar için yakın zamanda kabul edilen görüş ile hemen hemen aynı. Ancak, iş “hukuk dışı düşman savaşçılarına” gelince, teröre karşı küresel savaş içinde gözaltına alınanlar hiçbir ülkenin vatandaşı sayılmıyorlar (masum bulunup da serbest bırakılıncaya kadar) ve vatandaşı oldukları ülkelerin ya da bulundukları ülkenin yasal herhangi bir hakkından yararlanmalarının önüne geçiliyor. CIA ve ABD ordusuna göre, tutukluların çıkarı Birleşik Devletler toprakları içinde görmezden geliniyor (ya da bu tür cezaevlerinin bulunduğu herhangi bir ülkede), cezaevlerindeki bu tutuklular, ABD başkanının tutukluların elde edebileceği hakları konusunda karar verdiği yasal bir cehennemde yaşıyor.
Terör konusundaki büyük hatalar...
Bu yasa aynı zamanda, “Birleşik Devletler’e karşı düşmanlığa dahil olmuş” diye tanımladığı, terör suçu işleyen ya da buna niyet eden bireylere bilerek ya da bilmeyerek yardım ve destek sağlayan bireyleri de içeriyor. Söz konusu yasa, başkan ve onun savunma bakanına neyin “terörizm” kapsamına girdiğini ve kimin “yasadışı düşman savaşçıya” dahil olduğunu tayin etme hakkı tanıyor. Sonuç olarak, hemen herkes ABD politika ve uygulamalarına karşı muhalif eylemlere dahil olmuş kabul edilebilir, buna ABD yönetimi hakkında konuşan ya da yazan veyahut da bu tür muhalif hareketleri ve eleştirileri besleyen, destekleyen sahip çıkan herkes dahil olabilir.
Diğer bir deyişle, bu yasa nedeniyle hemen herkes tutuklanma riski altında kalıyor. Şu ana kadar, Amerikan halkı Beyaz Saray ve Kongre’nin yaptıkları konusunda garip bir biçimde kayıtsız hareket ediyor. Hatta, yasanın getirdikleri konusunda anayasa uzmanları bile sessizliğe bürünmüş durumda ya da bu yasanın ABD Anayasa Mahkemesi tarafından anayasaya aykırı bulunacağını düşünüyorlar. Ya da belki ABD’li seçmenler, gaz fiyatıyla daha fazla ilgilidir ve gelecekte terör tarama ağının getirecekleri konusunda yeterli bir algılamaya sahip değildir. Belki de Amerikalılar beş yıldır, özü çürüten mevcut politik sistemden dolayı yorgun düştüler ve yıldılar. Sebep ne olursa olsun uyarı yapılması elzem: Başkan, diktatörlüğü dünya gücü için araştırmalarını sürdürüyor.
(*) Bu yazıyı Zaman için kaleme alan Prof. Ronnie D. Lipschutz, California Üniversitesi öğretim üyesidir.

10 soruda Fransa krizi
Enis BERBEROĞLU eberber@hurriyet.com.tr
Hurriyet-ANKARA

BAŞKENTİN diplomatik ve ekonomik kulislerinde bu haftanın öncelikli gündem maddesi Fransa krizi.
Çünkü sözde Ermeni soykırımını inkára ceza öngören yasa tasarısı 12 Ekim’de Fransa Ulusal Meclisi’nde oylanacak. Dün Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, hükümete bilgi verdi. Bakanlık yöneticileriyse başkent gazetecilerine krizin, dünü-bugünü-yarınını anlattı.
Sizler için 10 soru ve yanıtta Fransa krizini özetlemeye çalıştım.
* * *
1) 12 Ekim’de ne olacak?: 18 Mayıs’ta görüşülmesi ertelenen yasa tasarısı muhtemelen hiç tartışılmadan ilk gündem maddesi olarak oya sunulacak. Milletvekillerinin büyük bölümü seçim bölgesinde çalışma yürüttüğü için tasarının düşük katılımla yasalaşması bekleniyor.
2) Yürürlük tarihi ne zaman?: Yasanın Ulusal Meclis’ten sonra Senato’dan ve Cumhurbaşkanı onayından geçmesi gerekiyor. Cumhurbaşkanı’nın yasayı inceleme süresi 15 gün ve veto hakkı da bulunuyor. Ama Fransa’yı bilenler, yasanın seçim sonrasına kalmasına yüksek ihtimal veriyor.
3) Fransa’da benzer yasa var mı?: Yahudi soykırımını inkár edenlere de ceza uygulanıyor. Ancak bu yasa da ifade özgürlüğüne aykırı düştüğü için eleştiriliyor. 12 Ekim’de oylanacak tasarı, beş yıl önce yürürlüğe giren "Ermeni soykırımı vardır" yasasına muhalefete benzer mantıkla ceza öngörüyor.
4) Kimler inkárdan ceza alır?: Teorik olarak Ermeni soykırımını incelemek için kurulacak komisyona üye seçilecek Fransız tarihçisi bile "soykırım yok" hükmüne varırsa cezaya aday. Ama pratikte sokaktaki adam bu yasadan etkilenmez. Daha ilk cezada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bozar.
* * *
5) Ankara ne zaman öğrendi?: Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün birkaç hafta önceki Fransa gezisinde yasa tasarısı gündeme geldi. İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı adayı Nicolas Sarkozy, Bakan Gül’e bu tasarının önlenmesi için TCK 305’in değiştirilmesi de dahil bazı önerilerde bulundu.
6) Şimdiye kadar ne yapıldı?: Dışişleri’nin girişimlerinin yanı sıra Türk parlamenterler heyeti, her görüşten Fransız politikacılarla buluştu. Sadece teklif sahibi sosyalistler görüşmekte isteksiz davrandı. Başbakan, Türkiye’de iş yapan Fransız şirketlerini uyardı.
7) Büyükelçimiz geri çekilecek mi?: 12 Ekim’de tasarı Ulusal Meclis’ten geçse bile büyükelçinin geri çekilmesi düşünülmüyor. Çünkü sadece Paris’teki Türk büyükelçisi değil, Ankara’daki Fransa sefiri de çok başarılı bulunuyor, iletişim kanallarının kapatılması sakıncalı görülüyor.
8) Cezayir örneği doğru mu?: TBMM’nin "Fransa, Cezayir’de soykırım yaptı" yasasını çıkartması diplomatik kaynaklara göre hata olur. Öncelikle Türk Meclisi, Fransa’nın yanlışını tekrarlar, daha önemlisi Türkiye-Fransa arasındaki soruna üçüncü ülke (Cezayir veya Ermenistan) eklenir.
* * *
9) Ekonomik misilleme olur mu?: Zaten Türkiye tepkisini sivil toplum örgütleri yoluyla ve ekonomik misillemeyle göstermeyi planlıyor. Ancak tepki ulusal çıkarlara zarar verecek ölçüye taşınmayacak. Fransız şirketlerinin Türk ortakları ile Türk işçilerinin durumu göz önünde tutulacak.
10) Fransa ihale alacak mı?: Hayır. Başta Eurocopter ve nükleer santral olmak üzere Fransız şirketlerinin üstü çizildi.
* * *
Fransız krizini yorumsuz aktardım.
Bir de kişisel duyurum olacak.
Yüce Meclis’e saygım sonsuz, ama eğer "Fransa, Cezayir’de soykırım yapmadı" diyene ceza öngören bir yasa çıkartırlarsa kesinlikle itiraz ederim. Hatta yasayı ilk çiğneyen belki de ben olurum.
Çünkü ifade özgürlüğü, çifte standart kaldırmaz. Ne Paris’te, ne de Ankara’da!

Düşünceye özgürlük!
Nazlı ILICAK [Takvim]
Ermeni diasporasının yoğun olarak yaşadığı Fransa ile zaman zaman soykırım konusundaki tartışmalar alevleniyor. Ermeni soykırımı anıtını diken Fransa'ya, Türk Büyükelçisi Hasan Işık'ın Paris'ten ayrılmasıyla cevap vermiştik. "Soykırım vardır" yolundaki görüşlerin parlamentoda benimsenmemesi için, geçmişte yoğun bir biçimde mücadele ettik.
Bütün çabalarımız bir fayda sağlamamış olacak ki, bu defa, düşünce özgürlüğünü ayaklar altına alacak bir yasa hazırlığına giriştiler. Durum, Hitlerin gerçekleştirdiği Yahudi soykırımından çok farklı. Çünkü, bu konuyla ilgili Uluslararası Nurenberg Ceza Mahkemesi'nin kararı mevcut. Mahkeme, soykırım yaptıkları gerekçesiyle 11 kişiyi idama, 3 ki şiyi ömür boyu hapse, 7 kişiyi de ağır hapis cezasına mahkûm etmişti.
Ermenilerin soykırıma uğradığını düşünebilirsiniz veya bunun aksini savunabilirsiniz. Ama herhalde kararı verecek olan Fransız parlamentosu değildir. "Soykırım yoktur" demeyi cezalandıracak bir düzenleme gelirse, tarihi gerçekler nasıl ortaya çıkacak? Bir ilim adamı farklı görüş beyan edemezse, tek taraflı bir tesbit, çok sesliliği savunan Fransa'nın özgürlükçü yapısına ters düşmüş olmayacak mı? Avrupa Birliği yolunda ilerleyen Türkiye'yi bezdirmek için bazı ülkeler veyahut siyasi şahsiyetler ellerinden geleni yapıyor. Soykırımın varlığını reddetmelerinden dolayı, Hollanda, 3 Türk'ün milletvekilliği adaylığını kabul etmedi. Yaşanan bunca haksızlık yüzünden, maalesef, Türk milletinin AB'ye desteği de giderek azalıyor. İşin üzücü yanı burası.
Türk Ceza Kanunu'nun 301. maddesinde bir düzelme yapmak aslında çok kolay. Zaten bu maddenin 4. fıkrası, "yazı eleştiri amaçlı olduğu takdirde" hakaretin gerçekleşmediğini kabul ediyor. Ama maalesef, son zamanlarda, askerin, TBMM'nin, cumhuriyetin, hükûmetin, yargı organlarının ve emniyet teşkilâtının alenen aşağılanmasıyla ilgili değil, münhasıran Türklüğün aşağılanması konusunda davalar açıldı. Ve 301. madde, soykırımın varlığını kabul edenlere karşı da işletildi. Avrupa Birliği'nin konuya ilgi duymasının sebebi de bu. Biri askere hakaretten yargılansa veyahut parlamentoyu aşağıladığı için suçlansa, benzer bir alâka gösterileceğini hiç sanmıyorum.
301. maddenin soykırımın varlığını kabul edenlere işletilmesinin son örnekleri, yazar Elif Şafak ile gazeteci Hrant Dink. Hrant Dink, Reuters Haber Ajansı'na verdiği bir demeçte şöyle demişti: "Elbette bu bir soykırımdır. Çünkü sonuç zaten kendisini tanımlıyor. 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan halkın, bu olanlarla birlikte ortadan yok olduğunu görüyorsunuz." Bu cümlesinden dolayı yargılanıyor.
Fransa İçişleri Bakanı Sarkozy'nin, tasarının geçmemesi için Türkiye'ye dayattığı şartlardan biri de 301. maddenin kaldırılması.
Keşke Türkiye, bir pazarlık neticesinde değil, düşünce özgürlüğüne ters düştüğü gerekçesiyle 301. maddedeki "Türklüğü aşağılamak" unsurunu açıklığa kavuştursaydı. Ve Kemal Kerinçsiz gibilerin girişimiyle, aydınların mahkemelerde sürünmesini engelleyebilseydi.

En iyi çare halkı kapatmaktır: Rejim kökten ferahlar!
TAMER KORKMAZ [ Zaman ]
Bir an için -Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş “laik rejimi savunmak için” Kaçkar’lara çıkmış sandım!
Yok, daha neler? Vaziyet, tabii ki o kadar vahim değildi…
Savaş, uydu aracılığıyla Rize’den yayın yapan Kaçkar Televizyonu’na canlı telefon bağlantısıyla çıkmıştı…
28 Şubat sürecinde RP ve FP’ye kapatma davası açmış bulunan Vural Bey, “Savaşan Şahin” günlerinin nostaljisini yaşamış olmalı ki, eskisi gibi esip gürledi: “-Ülkede irtica tehlikesinin daniskası var. Ben görevde olsaydım, AKP’ye kapatma davası açardım!”
***
Vural Savaş, yakın zamanlara kadar Türkiye’de kim laik, kim anti-laik bunu en iyi ölçen adamdı. Yani, resmen Vural Sayaç’tı…
Kapatma davası açmak ne demek; Vural Savaş’ın elinden gelse darbe bile yapardı: Ne çare ki, zat-ı devletleri artık görevde değil!
Şayet olsaydı, AKP’ye kapatma davası açmak da onu kesmezdi: Rejimin temelli ferahlaması için halkı kapatma cihetine giderdi!
Vural Savaş, adı rejimle özdeşleşmiş bir şahsiyetti…
Aynen Yekta Güngör Özden, Nusret Demiral, Nuh Mete Yüksel gibi…
Yekta Bey, 12 Eylül döneminde Beşibiryerde’nin paltosunu en iyi tutan yargı adamıydı…
Anayasa Mahkemesi Başkanı iken tam on beş partinin kapısına kilit vurdu, ama ne yazık ki 2002’de kurduğu parti seçimlere katılma yeterliliğine ulaşamadı. Kendisini bu topraklardaki seçmene oylatamamış olması hâlâ kalbimde yaradır!
Siyasete birlikte atıldıkları Vural Savaş’la yollarının ayrılması da “rejim adına” fevkalâde büyük bir kayıptır…
Ya, bir zamanların kudretli DGM Başsavcısı Nusret Demiral’a ne demeli? O dönemde, şöyle bir cemaline bakıldığında “Efendiler, adına devlet dediğimiz hükmü şahsiyet işbu şahısta mündemiçtir!” söylevini tetiklettiren bir sima idi…
Emekli olduktan sonra siyasete atılmış ancak baltayı taşa vurmakta gecikmemişti: ‘Türkçe Ezan’ okumak arzusuyla müezzinliğe soyundu; MHP’den demir almak zorunda kaldı…
Bir de Ankara DGM eski Başsavcısı Nuh Mete Yüksel vardı: Merve Kavakçı’nın evine “gulyabanilerde inecek var” makamında gece yarısı operasyonu düzenleyerek tarihe geçti. “Kapıyı açmazsanız kırarım, illaki içeri girerim!” şarkısı ile zorbalığın zirvesine çıktı…
En büyük zaafı, postacının kapıyı iki kere çaldığını unutmaktı: Mecburi nedenlerle Yeşilçam’a transfer oldu; “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak”ta oynadı!
Bütün bu zapturapt şahsiyetler çoktan emekli oldular. Eh, onlar vitrinde olmayınca haliyle laiklik tehdit altındaymış gibi geliyor, kimilerine…
O nedenle, Vural Savaş’ın Kaçkar televizyonuna telefonla bağlanması bile yüreklere su serpti: Özellikle de Cumhuriyet gazetesinin yüreğine!
Savaş’lar, Özden’ler, Yüksel’ler gitmiş olsa da “Endişeye asla mahal yok” derim, ben…
Şimdilerde hepsinden daha kalite, daha karizmatik bir laikçimiz var: Kendisini Harp Akademileri’nin açılış konuşmasından, ondan önce de Deprem Uzmanları Süper Ligi’nden tanıyorsunuz…
Elbette, Prof. Dr. Celal Şengör’den bahsediyorum…
En son “Ordu tabii ki darbe yapabilir. Niye yapmasın?” diyerek “iç hizmet kanunu madde otuz beş” dalında herkesi sollayıverdi…
Zat-ı darbeleri aynı zamanda deprem uzmanı ya; olası İstanbul depreminde rejim yıkılır falan sanıyor! (Devamı Var)
10.10.2006
e-posta adresi: t.korkmaz@zaman.com.tr

Siren sesi gibi...
Güngör Mengi (10.10.2006) [ Vatan ]
Erol Evcil, Nesim Malki cinayetinin azmettiricisi olarak yargılanıyor.
Mal varlığına tedbir konulmasına rağmen milyonlarca dolarlık para hareketini yönettiğine dair bulgular, ikinci bir davanın konusu olmuş durumdadır.
Bursalı iş adamının karmaşık ilişkileri, kamuoyunun onun hakkında mahkemelerden çok önce hüküm oluşturmasına yardım etmiştir.
Savcının ona yönelttiği suçlamalar bu bakımdan büyük haber değeri taşımıyor. Asıl mesele, devletle ve devlet görevlileri ile olan ilişkilerinin ortaya çıkardığı ibretli çürümedir.
Bursa Başsavcılığı’nın iddianamesi, kamu düzenindeki vahim zaafların varlığını duyuran bir “siren sesi”ne benziyor.
Savcı iddianamede Erol Evcil’in Malki cinayetinden dört yıl sonra yakalanmasını, onun “devlet üst kademelerde yer alan görevlilerle olan çirkin ilişkilerini göstermesi bakımından önemli” sayıyor. Ve iddiasını Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun bu konudaki görüşü ile destekliyor.
Başbakanlık Teftiş Kurulu’nun “cinayet soruşturmasında görev alan tüm kamu birimlerinin değişik önem ve derecelerde kusurluluk halinde bulundukları” yönünde vahim bir tespiti bulunuyor.
Bu tabloda Erol Evcil’e koruma sağlayarak adaleti saptıranlara ne olduğu sorusu, Evcil’in ne ceza göreceği sorusundan daha önemli hale gelmiştir.
Yargı, sonuna kadar iz sürerek bu ilişkileri aydınlığa çıkarmalıdır. Adalete, devlet otoritesine ve demokratik sisteme olan güveni başka türlü geri getiremeyiz.
Adalet Bakanı bu konuda halka bilgi ve güvence vermek zorundadır!

Bakan Çiçek'le "dolandırıcı" aynı karede
Meral TAMER [ Milliyet]

Tarih: 5 ekim perşembe. TÜSİAD'ın Avrupa çıkarmasının son ayağı Berlin'deyiz.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek konuşmasını bitirir bitirmez, yeşil sermaye tarafından dolandırılan vatandaşlarımız tarafından protesto ediliyor.
"800 bin gurbetçi, İslami holdingler tarafından 30 milyar euro dolandırıldı" yazılı koca bir pankartın eşliğinde. Yeşil sermaye mağdurları isim de veriyorlar: Halil Demirkaya, YİMPAŞ, Haşim Bayram...
Tarih: 9 ekim pazartesi
Avrupa Türkleri Dayanışma Derneği Başkanı Muhammed Demirci, YİMPAŞ'ın 2000 yılında Almanya'daki mağaza açılışına katılan davetliler arasında Adalet Bakanı Cemil Çiçek, İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ve TBMM Başkanı Bülent Arınç gibi AKP hükümetinin ağır toplarının bulunduğuna ilişkin fotoğraf karelerini e - postama atıyor. 3'ü de, YİMPAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar'ın yanı başında, yani başrollerde...
Hepsi de o dönemde milletvekili. Hepsi de Fazilet Parti'den seçilip, bir süre bağımsız kalıp, ardından da AKP'li olanlar.

Açılışta başbaşa...
Korsan gösteride Demirci, Çiçek'e "Bu şirketleri neden yakalamıyorsunuz? Siz de bunlara destek mi veriyorsunuz?" diye sormuş, Çiçek de "Akşam gelin konuşalım, kabahat ev sahibinde mi bir bakalım" yanıtını vermişti.
Toplantı sonrasındaki kısa sohbetimizde Çiçek, "Paralarını emanet edip yüksek faizler alırken, bu değirmenin suyu nereden geliyor diye hiç mi düşünmediler?" diyordu.
Bakan Bey, gece oteline döndükten sonra İslami holdingzedelerin 2 temsilcisiyle görüşmüş gerçekten de. Bana yolladıkları fotoğraf karelerini Bakan Bey'e de göstermişler. YİMPAŞ'ın kurucusu Dursun Uyar'la başbaşa fotoğrafının gösterilmesi üzerine Çiçek'in yanıtı "Bizi açılışlara çağırdılar, biz de katıldık. Kardeşim ben bilemem ki 5 - 10 sene sonra bu şirketin dolandırıcı olacağını..." demiş.

Dosyalar yok ediliyor
Demirci "Sayın Bakan belki o zaman bilemezdi, ama şimdi biliyor. Madem ki 'Bunlar dolandırıcı' diyor, Türkiye'deki kanunlar da Avrupa'daki kanunlar da aynısını söylüyor, neden sorun çözülmüyor?" diye soruyor.
Yeşil sermaye mağdurları, Avrupa'da açtıkları davaları kazanmışlar. Hatta YİMPAŞ ve Kombassan'ın halen Lüksemburg'da şirketleri olduğu için, parası ödenen mağdurlar bile var. Ancak Avrupa'da dava kazanılsa bile Türkiye'deki kasalara el uzatılamıyor. Türkiye'de ise davalar 4-5 yıldır sürüyor, ama sonuç yok. Özellikle Yozgat'ta birçok mağdurun dosyası, yargılama sürerken yok edilmiş; sanki hiç dava açılmamış gibi.
Sayın Bakan da Yozgatlı, YİMPAŞ'ın sahibi Uyar'ın hemşerisi; üstelik de Adalet Bakanı. Mağdurlar elbette Çiçek'ten fotoğrafın hesabını da soracak, AKP üst kadrosu olarak YİMPAŞ'ın Almanya'daki açılışında ne aradıklarını da, hatta vefa borcunu ödeyip ödemediklerini de...

mtamer@milliyet.com.tr


Paşam niçin konuşur...

Bekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr


ÜÇ şeyi eksik bu memleketin a gözüm:

- Demokrasi.

- Hukuk.

- Ve siz...

*

Eğer bir siyasi parti, seçmenlerin yüzde 25’inin oylarıyla Meclis’teki sandalyelerin yüzde 60’ını alıp tek başına iktidar oluyorsa, bunun olduğu yerde asla demokrasiden söz edilemez.

Ve konuşur paşam...

*

Eğer orada hukuk da yoksa...

Hırsızlar, katiller, soyguncular, gaspçılar, kapkaççılar, uyuşturucu tüccarları, mahkeme salonlarından polislerden önce ellerini kollarını sallayarak çıkıp gidiyorlarsa...

Eğer yargıdan umudunu kesmiş insanlar, sanıklarını mahkeme kapılarında tekme-tokat döverek adaleti sağlamaya çalışıyorlarsa...

Eğer insanlar hukukun zenginden ve güçlüden yana olduğuna kesinkes inanmışlarsa...

Eğer hukuk; hak dağıtmaktan çok, suçlara kılıf bulma, aklanma kapılarına dönüşmüşse...

Yüksek yargıçlar dahi, rejim düşmanları karşısında hukuku aramaya başlamışlarsa...

Paşam konuşur...

*

Ve siz yoksanız...

En yaşamsal sorunlara, çirkinleşmiş futbola gösterdiğiniz kadar ilgi göstermiyorsanız... En ulusal çıkmazları ti-vi dizileri kadar merak etmiyorsanız...

En kalabalık demokratik örgüt toplantıları, ramazan çadırları kadar kalabalık olamıyorsa...

Şehriniz, parklarınız, doğanız, çocuklarınızın geleceği, suyunuz, toprağınız elinizden alınırken dönüp bakmıyorsanız...

Yeryüzünün bu yanında, size onurlu bir ulus olma gururunu sunan... Size ve çocuklara uygarlık kapısını aralayan laik cumhuriyet rejimine dahi sahip çıkmıyorsanız...

Sessiz...

Kör...

Sağır...

Dilsizseniz...

Ortalıkta siz yoksanız...

Paşam konuşur...


TESEV Almanak’ı ve Akademik özgürlük
Berat ÖZİPEK [Star ]
berat@stargazete.com

Galiba bu ülkede hiçbir gelişmeden fazla umutlu olmamak gerek. Demokratikleşmeye ilişkin onca reformdan, onca mevzuat değişikliğinden sonra bir haber duyuyorsunuz ve harcanan bütün çabanın arkasındaki mantığın hiç anlaşılmamış olduğunu şaşırarak fark ediyorsunuz.

Polis Akademisi’ndeki akademisyenlerin TESEV için hazırlanan Almanak’taki yazılarından dolayı haklarında açılan soruşturmadan söz ediyorum.

Emniyet’ten yapılan açıklamadan bütün anlayabildiğim, bir grup bilim insanının çalışmalarından rahatsızlık duyulduğundan ibaret. Ortada bu bilimsel çalışmanın hangi bölümünün hangi bakımdan hukuka aykırı olduğunu söyleyen kimse yok; yani hukuki bakımdan anlam taşıyabilecek bir suç iddiası yok; sadece Genelkurmay Başkanı’nın hoşnutsuzluğu var.

Hoşnutsuzluk da onların ortaya koydukları düşüncelerden çok, onu yayımlayan sivil toplum örgütünün, yani TESEV’in ‘niyetinden’ duyulan kuşkudan kaynaklanıyor. Bu yüzden, anlaşılan söz konusu bilim adamlarının hepsine birden ‘izinsiz yazı yazdıkları’ gerekçesiyle açılan bir soruşturma var.

Hepimiz bazen hoşlanmadığımız düşüncelerle karşılaşırız; onu dile getirene, o gazeteye, dergiye veya kuruma kızarız. Ama eğer hukukun egemen olduğu, düşünce ve ifade özgürlüğünün garanti altında olduğu bir ülkede yaşıyorsak, fikre fikirle karşı çıkmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktur.

Genelkurmay başkanı rahatsız oldu diye alelacele soruşturma açmak da bir hukuk devletinde olmaz.

Adını koyalım: burada düşünce cezalandırılmak istenmektedir. Dahası, bu olayda cezalandırılmak istenen, düşünce ve ifade özgürlüğünün çok daha özel ve çok daha dokunulmaz olması gereken bir türü olan akademik özgürlüktür.

Nedir akademik özgürlük?

UNESCO’ya göre: ‘akademik topluluğun, yani bilim adamları, öğretmenler ve öğrencilerin, kendi bilimsel aktivitelerini herhangi bir dışsal baskı olmaksızın kendi belirledikleri çerçeve içinde etik kurallara ve uluslararası standartlara uygun bir biçimde izleyebilme özgürlüğü’dür.

Bunun olmazsa olmaz şartı ise akademisyenlerin bilimsel araştırma yaparken veya düşüncelerini dile getirirken, herhangi bir yasal veya siyasi baskı veya takibata maruz bırakılmayacaklarından emin olabilmeleridir.

Bu olay iddia edildiği gibi cumhurbaşkanı seçimiyle mi ilgili, yoksa asker bürokratların hükümetle gerginliğinin veya Emniyet üzerinde baskı oluşturarak orada tasfiye yaptırma çabasının ürünü mü, bilmem.

Benim bildiğim, ne tür bir arkaplanı olursa olsun, akademik özgürlüğün hiçbir siyasi amaca kurban edilemeyeceğidir.

Çünkü akademik özgürlüğü cezalandırmak, bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Emniyet sözcüsü araştırmacıların daha ‘dikkatli’ olmalarını istiyor. Yani oto-sansür istiyor. Olacak iş mi?

Türkiye’de ifade özgürlüğünü demokratik rejimlerde olması gereken düzeye çıkarmak için yapılan bütün iyileştirmelerden sonra dönüp de tartıştığımız konu bu olmamalıydı.

10.10.2006


Cumhurbaşkanı ve insan hakları

Turgut Tarhanlı [ Radikal ]

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, 1 Ekim tarihinde, yeni yasama yılının açılışı nedeniyle TBMM'de yaptığı konuşmayı okuyunca, bundan altı-yedi yıl öncesini hatırladım. Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanı Sezer o tarihlerde Anayasa Mahkemesi'nin başkanıydı ve bu Mahkeme'nin kuruluşu nedeniyle düzenlenen törenlerde, 1999 ve 2000 yıllarında yaptığı konuşmalar, Sezer'in, demokrasinin geleceğine yönelik kurumsal ve ilkesel bir eleştirel bakış ve hukuki duruşu bakımından takdirle karşılanmıştı. Ben de, bu sütunda, o konuşmalardan mülhem iki yazı yazmıştım (Radikal, 29 Nisan 1999 ve 27 Nisan 2000). Öncelikle, o konuşmalardan bazı alıntılar yapmak istiyorum.
Sezer, 1999 yılındaki konuşmasının başlangıcında, Anayasa'nın 2. maddesindeki 'Cumhuriyetin nitelikleri' başlıklı madde bağlamında şu yorumu yapıyordu: "Anayasa'nın 2. maddesinde, 'insan haklarına saygı', Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılmıştır. (...) İnsan hakları, demokratik toplum düzeni içinde insan olmanın, insanca yaşayabilmenin vazgeçilmez koşuludur. İnsan haklarına saygılı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde de insan hak ve özgürlüklerinin çağdaş, evrensel standartlara uygun olarak korunması ve geliştirilmesi zorunludur."
Ve Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer, 1982 Anayasası'nın hazırlanış koşullarını da, hukuki yorumda iradenin rolüyle ilgili olarak, eleştirel bir bakışla değerlendiriyordu: "1982 Anayasası'nda, 12 Eylül 1980 öncesinde yaşananlara bir tepki olarak temel hak ve özgürlükler önemli ölçüde sınırlandırılmıştır. Bunun sonucu olarak, Türkiye'de, düşünceyi
açıklama özgürlüğünün hukuksal boyutlarıyla ilgili sorunlar ortaya çıkmıştır. Demokrasi yönünden taşıdığı yaşamsal önem herkes tarafından bilinmesine karşın, düşünceyi açıklama özgürlüğünün önündeki engeller aşılamamış, düşünce suçlarına yönelik yasal düzenlemeler yapılamamıştır. Anayasalar ve yasalarda insan hak ve özgürlüklerine verilen yer, ulusların kültür ve uygarlık alanında ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Tüm özgürlükler ile ilişkili olan düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik niteliğinin saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır."
Sezer, bu hukukçu duruşunu bir sonraki yıl da açıkça dillendirdi: "Anayasal düzenlemeler, insan hak ve özgürlüklerinin elde edilmesi veya genişletilmesi için devlet gücünü kullananlara karşı ve bunların yetkilerini sınırlamak amacıyla yapılmıştır. Bugün özgürlükçü demokrasilerin en önemli ilkesi, insanın devlet için değil, devletin insan için varolduğudur. Aslında, devletin insanlara karşı korunmaya gereksinimi de yoktur. Toplumda her şey insan hak ve özgürlüklerini sağlamaya ve bunları geliştirmeye yönelik olmalıdır."
Tekrar okuyunca fark ettim ki, Sezer, dokuz sayfalık 1999 konuşmasında 25 kez 'insan hakları' kavramını kullanmış.
Bu ölçüde olmasa da, 2000 yılı konuşmasında da bu kavram önemli bir yer tutuyor. Aynı açıdan bakılınca, Sezer'in 1 Ekim konuşmasının büyük bir farklılık taşıdığı söylenebilir. Bu konuşmada 'insan hakları' kavramı sadece bir kez yer alıyor ve o da, Türkiye değil Orta Asya cumhuriyetleri bağlamında.
Bu konuşmanın genel tonu da, öncekilerden epey farklı.
Elbette, bir Cumhurbaşkanı ve Anayasa Mahkemesi Başkanı aynı sorumluluk çevresine sahip makamlar değil. Ancak TBMM açılışında son kez konuşacağı bilinen Cumhurbaşkanı'nın, dünyada, medeniyetimizin insan hakları birikimine karşı kaba bir dayatmanın olduğu, Türkiye'de de bu konuda kafaların epey karıştığı bir dönemde, bunun uzağında durması ilginç bir durum. Cumhurbaşkanı, bu konuşmasında, Anayasa'da 'Cumhuriyet'in nitelikleri' başlığıyla verilen ilkelerden, hukuk devleti, laiklik, demokratiklik, sosyal devlet ve Anayasa'nın başlangıcına ayrıntılı olarak temas ederken, 'insan haklarına saygılı' bir devlet olma ilkesini ihmal etmiş görünüyor. Tüm siyasi ve hukuki metinlerde, bir irade unsurunu görmezden gelemeyiz. Hele, söz konusu olan, yıllar önce bu konularda gerçekçi yorumlarda bulunmaktan kendini alıkoymamış bir hukukçuysa.


Hrant'ın tepkisi
Derya SAZAK [ Milliyet ]


TCK 301 mağdurları, "Ermeni soykırımını inkâr suçu" getirmeye çalışan Fransa'ya karşı seslerini yükseltiyor. En çarpıcı tepki Hrant Dink'ten geldi. Milliyet'te Belma Akçura'ya konuşan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Dink, 12 Ekim'de Fransa Meclisi'nde görüşülecek yasa önerisinin kabul edilmesi halinde ne yapacağını açıklamış:
"Türkiye'de 'Soykırım var' diyen zihniyet ile Fransa'da 'Soykırım yok' diyeni yargılayan zihniyet aynı. Bu yasa geçerse, Fransa'ya gider, aksini düşündüğüm halde böyle bir soykırımın olmadığını söylerim."
Hrant Dink, 1915 Ermeni olayları konusunda "Elbette bu bir soykırımdır diyorum" sözleri nedeniyle TCK'nın 301. maddesi uyarınca 3 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyor.
Fransa'da "Soykırım yapılmamıştır" diyenlerin de 1 yıla kadar hapisle cezalandırılması yönünde yasa çıkarılıyor. Böylece Hrant gibi tepki gösteren aydınlara bu düşüncelerini Fransa ve "sömürgelerinde" söylemeleri halinde cezaevi yolu açılıyor. 301 değişikliği konusunda Türkiye'ye baskı yapan AB, Fransa'yı da ifade özgürlüğünü kısıtladığı için uyaracak mı?!
Yazar Elif Şafak da, "Tarihi yazmak politikacıların işi değil. Bu girişim her iki ülkedeki ilericileri çok zor durumda bırakıyor" diye Fransa'nın tutumunu eleştirmiş. Murat Belge, Baskın Oran, İbrahim Kaboğlu da tepki gösterdiler.
Fransa ve Hollanda'nın "Ermeni sorunu"nu öne çıkararak Türkiye ile "kriz" yaratmaya çalışması, bu ülkelerde yaklaşan seçimlerle ilgili olduğu kadar AB üyelik süreciyle de bağlantılıdır.
Avrupa Parlamentosu, Ermeni karar tasarılarını reddettikçe Türkiye'yi AB liginin dışına atmaya çalışan ülkelerde milliyetçi refleksler öne çıkmaktadır.
Hrant Dink'in "aynı zihniyet" diye eleştirdiği yaklaşım budur. Hollanda seçimlerinde Türk kökenli adayların "soykırımı tanımadıkları" için listelerden çıkarılmaları ırkçılığa varan ayrımcılıktır.
Fransa'nın "soykırımı inkâr suçu"nu yasalaştırması halinde "ifade özgürlüğünün engellendiğini" düşünenlerin AİHM'ye başvuru hakları doğacak. Oylanacak metnin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesine aykırılığı, Fransa'ya tepki gösterenlere hukuk yolunu açıyor.
301 davalarında mahkeme basanların hukukçuluklarını kanıtlamalarının şimdi tam zamanıdır.
Başbakan Erdoğan da Türkiye'deki Fransız firmalarının temsilcileriyle toplanarak lobi yapmalarını istemiş. Sanayi odaları "boykot"a hazırlanıyor.
Ermeni sorununun "Demokles'in kılıcı" gibi Türkiye'nin üzerinde sallanmasından herkes rahatsız!

dsazak@milliyet.com.tr

Basinda Yargi Haberleri...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

Derleme : Metin OZDERIN

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com